27 Eylül 2010 Pazartesi

Interlude'2

Bu kadar olur...Msn'den çıktım, hatta sende çıkıyorum diye bi dolu laf ettin bana.Az önce, yatağımda dönüp durdum ve uyumaya çalıştım ve uyuyamadım ki şuan burdayım.

Msn'e girdim ama yoksun.
Abi ne ara çıktın ya! :/
Olsaydın keşke yahu . . . Zaten uyuyamıyorum, sinirim bozuk ...

26 Eylül 2010 Pazar

Silinmemek üzere yazılan paragraflar dizisi-1

Silinmemek üzere yazılan paragraflar dizisi-1

İnsanın kendini kötü durumda olduğunu hissetmesi kötü bir şey.Kötü durum derken, fiziksel bir durum değil.Duygusal.

Herkesin, tüm arkadaşlarınızın, çıkma dediği kişiyle çıkmak.Sonra onların haklı çıkması.Evet doğru tahmin: ayrılık.
Üzüntü dolu geçen zamanlar, zamanlar ve zamanlar.Toparlanma çalışmaları ve mutluluk.Toparlanılmış bir şekilde yeni bir sayfa.

İşte bu son dediğim tamamen yalan.Kimse hiç bir zaman toparlanmıyor.Çok klasik bir betimleme ama, o yara izi daima kalıyor.

Sonra toparlandığını zannettiğin günlerin birinde, bir şey olur.Aklına bir şey takılır, bir not, bir yazı, bir resim, bir şarkı ne biliiim işte, bir şey.İşte o zaman, toparlanmadığını, sadece üstünün toz olduğunu görürsün.Sonra dersin ki, keşke.

Keşke...Farklı olsaydı, olsaydım ya da olsaydık.Ama olmadı, olmadım ve olmadık öyle değil mi?Sonra üstü tozla kaplı hatıraların tozunun gitmesiyle hayaller ya da başka deyimle varsayımlar başlar.Acaba bundan sonra bir şey olur mu, diye düşünmeler.Aslında düşünmek değildir o, kafa patlatmaktır!

En baştan beri sana yapma diyen o arkadaşlar bu sefer der ki, saçmalama olmaz.Bundan önce de olmadı, bundan sonra da olmaz derler.Anlamak istemezsin resmen, ya olursa ihtimali o kadar baskın gelir ki.O an her şey mümkünmüş gibi gelir.

Ama değil işte.
En azından, ben fark ettim.Her şey mümkün değil.Eski sevgiliyle yeniden çıkılmazmış.Yaşayarak test edilmesi lazım değildi, evet ama ben test de ettim.Olmuyor.

Peki, o toz kaplı anı bütünlüğünden nasıl kurtulunur.İşte bunu bende henüz bilmiyorum.Kurtulamadım.Tek yaptığım, elimden geldiğince üstünü kapatmaya çalışmak.

Başarıyor muyum peki?Sanırım başarıyorum ama, arada çıkan rüzgarlar sonucu kötü oluyorum.Ama toparlanırım öyle değil mi?Toparlanmak derken, unutmak değil tabi ki, sadece aldırış etmemek.



25 Eylül 2010 Cumartesi

Kıvılcım yok


Adam haklı..." Ama okuyanları tanıdığını düşünerek içini dökmek pek kolay olmuyor her zaman. Karmaşıklığın nedenini oluşturana söyleyemediğini burdan paylaşmak ağır biraz."

Durum karmaşık.En azından benim için.
İsmimi mi yazmasa mıydım.Belki o zaman hissettiklerimi yazmak daha kolay olurdu.

Kıvılcıma ihtiyacımız var.Ama düşündüm de, madem bekle bekle gelmiyor bu kıvılcım belki yazmaya çalışırsam gelir dedim.

Garip olaylar yaşıyorum bugünler de.

Kafamdakileri anlayabilmek içinde, düşüncelere dalıp gidiyorum genelde.Yolda yürürken, otobüste devamlı dalmış oluyorum.
Anlamadım ki, noluyor bana?Her şeyi sonbahara da bağlamamak lazım.

Salakça kitaplar okuyorum bugünlerde, salakça filmler izliyorum.Aslında salakça değiller ama, içerik olarak...Aşkı anlatan şeyler bu mevsimde iyi gidiyor.Ama dediğim gibi, düşünmek gibi yan etkileri var.Tamam, hiç bir zaman aşkı arayan salak bir kız olmadım ama; bu sıralar aklımı kurcalamıyor dersem bu bir inkar olur.Aklımı kurcalıyorum, düşünüyorum ama anlamadım hala.

Neyse o paragraf olmadı; ama karar verdim.Bugün yazılanları silmek yok.Bugüne kadar yazdıklarımı sildim.Son bir kaç gündür yazıp sildim hep.Ama artık yazılan saçmalıkları yayınlamak lazım.

Kıvılcım

Yazmaya başlamak için kıvılcıma ihtiyaç duyuyoruz bi süredir. Şiir filan yapıştırmak burdan çıktı heralde.
Yazarken kıvılcım beklemek bi derece daha mantıklı geldi nedense. Ama okuyanları tanıdığını düşünerek içini dökmek pek kolay olmuyor her zaman. Karmaşıklığın nedenini oluşturana söyleyemediğini burdan paylaşmak ağır biraz.
Olmadı yine..
Neyse..

24 Eylül 2010 Cuma

Bana Bir Şeyhler Oluyor

BANA BİR ŞEYHLER OLUYOR 'dan alıntıdır.

sen anlat dedi tanrı bana...anlaşılsın diye değil, hiçbir mükafat beklemeden anlat... çünkü bir mükafattır artık bir anlatıcıya doğru düzgün anlaşılmak!
sen anlat dedi...sen sade anlat! umudu hatırlatsın diye umutsuzluğu, çareye yol açsın diye çaresizliği anlat. ders verme dedi kimseye çünkü hoca denmez öğrenmesini bitirene. çırakları olan bir çıraktır usta, olsa olsa...sen anlat dedi bana tanrı, sen sade anlat...


yalnızlık.
her kimliğe doğuştan yazılı tek uğraşıdır insanın bir yaşama sırasında
tek sermayesi, sahip olduğu tek şeydir
kıymetini bilmelidir, dedi.
yalnızdır insan
hep kalabalıklara karışma telaşı bundandır.
kalabalık yalnızlıklar, yalnız kalabalıklar oluşur, şehir şehir ülke ülke.
kalabalık arttıkça artmaktadır yalnızlık da.
insan bir ölümü istemez, bir de ondan beter bir yalnızlığı
ama ikisi de muhakkak gelir başına bir yalnız yaşama sırasında.
ölümün değil ama yalnızlığın bir tek çaresi var, dedi.
tek çaresi aşktır bir yalnız yaşama sırasında nefes almanın
aşk da zaten iki yalnızın ortak bir yalnızlıkta buluşmasıdır, dedi
aşık olun!
gösterin birbirinize yalnızlıklarınızı
nasılsa ayrılık insanın tek kişilik yalnızlığını özlemesi.
sade ölüm değil, ayrılık da yaşamın emri.

evet söyledi
ya da ben duydum
duyduğuma göre elbet bir ses söyledi bu söylendikçe usulen söylenir olan sözleri.
evet duydum söyledi
her duyduğumda ağladım
pek çok ağlayışım sırasında duydum.
kalbim tutanak tuttu duyduklarıma
soruldu, dedi, cevap alındı
yaşamak, dedi, tek marifetiniz -biraz özen gösteriniz.
zulüm kimse zalimlik yapmayınca biter -mazlumlar dahil, dedi.
ama yapmayın, o daha bir çocuk, dedi tanrı.

ya gördüm neyleyim
insanlar vardı duvarın içinde.
ya ben hep duvara konuştum
ya da duvar değil konuştuğum, içinde insanlar var.
nedense beni anlasın istedim içinde insan olan duvarlar.
bilmiyorum,
belki de ben gerçekten delirdim
onlar haklı belki de.
içinde değil duvarların insanlar
sadece arasındalar.


Sevmenin çok az çeşidi vardır gönül raflarında...Birini ya da bir şeyi seversiniz ya da çok seversiniz...ama iş sevmemeye gelince sonsuz seçenek vardır önünüzde: ister gıcık olursunuz ister sinir olursunuz iğrenirsiniz tiksinirsiniz hatta sık sık nefret bile edersiniz ne yazık ne yazık insan sevmeme çeşitlerine harcıyor mesaisinin çoğunu oysa sevin dedi tanrı adı sevgili olanlar bile karşılık istiyor kalbinin atış hızına ben seni seviyorum ama dur bakalım sen de beni benim seni sevdiğim kadar seviyor musun

önce sizi sevmeyenlerden başlayın işe
karşılık istemeden pazarlıksız sevin
sizi seveni de
sevmeyeni de

oysa sevin dedi tanrı.

İzlenmediyse izlenilmelidir bu oyun.
Belki de en güzel kısmını paylaştım şu an ama olsun, izlenmelidir.

22 Eylül 2010 Çarşamba

Tamam, uzatma Ankara, hoşbuldum...

Tamam, karşılama törenlerini kısa keselim.Hoşbuldum...

Sevgili Ankara, benim için fazla ince düşünüp çeşitli karşıla törenleri düzenlemiş.Ve bu berbat günü ona borçluyum.Evet..Gerçekten berbattı.

İlk hediyem:
Sabah 10:45ten öğleden sonra 3e kadar bölümdeydim.Danışmanımı bekledim.Ve yoktu.Onu bekliyordum, çünkü eksik olan derslerimi eklemem için bana yardımcı olmalıydı.Ama yoktu.

Bölümde ki diğer hocalardan, ders ekleme işleminin prosedürünü öğrendim ve sistemin akşam 6da açılacağını söylediler.
Bende zaman geçirmeye karar verdim.

İkinci hediyem:
Bir şekilde 3ten sonrada arkadaşlarımla vakit geçirdim falan...Saat 5gibi kızılay'daydım.Felaket bir yağmur yağdı.Ama ben şortlaydım :C Islandım.Tamam, o sorun değil, ıslanmayı severim ama; kapalı bi yer bulduğum da, durmak zorunda değildi o yağmur.

Üçüncü hediyem:
Eve geldim.Saat 6yı biraz geçiyordu.Hemen bilgisayarımı açtım.Sisteme girmeye çalıştım.Çok yoğundu ama, giremedim.Tekrar denedim, sonra tekrar denedim.Evet, sıkılmadan bayağı bi denedim, tekrar tekrar...Sonunda başardım girmeyi.Ama alamadım o dersleri.

Evet...Almam gereken -Sayfa da "You must take...." şeklinde yazıyor dersem, belki olayın ciddiyetini anlatabilirim- 2dersi, salak bir bilgisayar sistemi yüzünden alamadım.Ciddi ciddi alamadım.Bu nasıl olabilir?Bu derslerden biri benim Introduction dersim.Sadece benim bölümümün alması gerekn bir dersi bile alamıyorum.

Daha salakça olamazdı herhalde.Sanırım, okul her anlamda sınırlarını zorluyor.



21 Eylül 2010 Salı

Etiket

Önsöz:Konu göründüğü kadar depresif değil.
Hani tanımlar vardır, mezar taşına yazılır. e.g. Mr. Magorium, Avid Shoe-Wearer. Kendime bunlardan lazım bi tane, minimum.
Kimi kendini hastalığıyla tanımlar, kimi yaptığı işle, kimi aşkıyla. Hastalığımın olmadığını düşünür, bilgisayar mühendisliğinin paradan fazla pek bişey kazandırmadığını hesaba katarsak 3 olasılıktan geriye kalanı biliyorsunuz.
Eskiden yapmıştım bunu. Sevgilimle tanımlayabiliyordum; beni gören onu, onu gören beni soruyordu. Sonuçta bitti. Yaprak'ın da durumun yakın arkadaşlıktan öteye gitmesine izin vermemekte kararlı duruşundan taviz düşünmediği için, listenin son seçeneği de üzerine kalın bir çizgi yemeye mahkum.
Şuan böyleyim, genel olarak, tanımsız.

19 Eylül 2010 Pazar

Gitmek

Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara...

Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey...
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.

Öyle ''yanına almak istediği üç şey'' falan yok.

Bir kendisi.

Bu yeter zaten.
Herşeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.

Ama olmuyor.

Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.

Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınamıyor.

Böyle gidiyor işte.
Bir yanımız ''kalk gidelim'',
öbür yanımız "otur'' diyor.

''Otur'' diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira.
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
güvende olma duygusu...

En kötüsü alışkanlık.

Alışkanlığın verdiği rahatlık,
monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.

Kalıyoruz.

Kuş olup uçmak isterken ağaç olup kök salıyoruz.

Evlenmeler...

Bir çocuk daha doğurmalar...

Borçlara girmeler...

İşi büyütmeler...

Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.

Misal, ben...

Kapıdaki Rex'i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
iki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki.. .

Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında.
Herkes onu, o herkesi seviyor.

Hangi birimizle gitsin?

''Sırtında yumurta küfesi olmak'' diye bir deyim vardır ;
evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin.
Kendi imalatımız küfeler.

Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım.
İnadına kök salmak lazım.

Bari ufak kaçışlar yapabilsek.

Var tabii yapanlar. Ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek...
Bütçe, zaman, keyif... Denk olsa.
Gün içinde mesela...
Küçücük gitmeler yapabilsek.

Ne mümkün.

Sabah 09.00, akşam 18.00.

Sonra başka mecburiyetler.

Sıkışıp kaldık.

Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
bu kadar ağır olmamalı.

Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.

Bir ömür karşılığı bir ömür yani.

Ne saçma.

Bahar mıdır bizi bu hale getiren?

Galiba.

Ben her bahar aşık olmam ama
her bahar gitmek isterim.

Gittiğim olmadı hiç.

Ama olsun... İstemek de güzel.

Alıntı- Marley ve Ben'den


Köpeklerin lüks arabalara ihtiyacı yoktur.
Büyük evlere ya da süslü elbiselere ...
Yemek ve su yeterlidir .
Zengin ya da fakir olmanıza bakmaz.
Zeki veya aptal olmanıza ...
Kalbini size açar.
Kaç tane insan için aynı şeyi söyleyebiliriz?
Kaç kişi size eşsiz olduğunuzu hissettirebilir .
Özel olduğunuzu?
Kaç kişi size sıra dışı olduğunuzu hissettirebilir?


Alıntı- Marley ve Ben

13 Eylül 2010 Pazartesi

Korku


Kötü bir gün...

Hayır, sizin tahmini üzerine konuyu referanduma ya da dünya basketbol şampiyonasına bağlamayı düşünmüyorum.Benim derdim tamamen farklı.Yarın diş hekimine gidiyorum!!! :/ :/

Aslında bir çoğunuz için belki de dişçi..Dişçi ne ya!?!?Bu adam diş mi satıyor :D Tamam, iğrençti :D Ama öyle olmaz.Iı-ı cık , diş hekimi o, doktor adam !

Zor bi gün olacak.Çok korkuyorum desem?
Ağzınızın içine garip bi sürü alet sokuyorlar, hepsi garip ses çıkarıyor, ortamın iğrenç kokusundan bahsetmiyorum bile.Koltuk da garip ki, yanında lavabo olan bi koltuk, oda baştan sakat :/Ağzınızın içinde, kazı-bakım-onarım çalışmaları sürerken, devamlı açık bi ağız.İğrenç bi tat.Gerçekten korkunç!Çektiğiniz acı hediye!!Tüm bunların üstüne para vermenize de, ağız sağlığı deniyor.

Tamam, tüm bunlar gereksiz demiyorum.Ağız sağlığı gerçekten çok önemli.ama bu kadar korku dolu olmak zorunda mı cidden?!?

Yarın diş hekiminde nolcak bilmiyorum :D Ağzımda ki sorun hakkında fikrim bile yok daha, sorun var mı onu da bilmiyorum gerçi.Ama varsa, ötesini düşünmek istemiyorum.Ve sanırım var. :/

12 Eylül 2010 Pazar

Ziyaretçiye açık mektup

Abi geldin madem yandan izleye tıkla, sevinelim; hatta tanış olalım.

8 Eylül 2010 Çarşamba

Sonbahar


Öncelikle belirtmek isterim ki, bu komple bir teşekkür yazısı değildir.Tabi ki, teşekkür edeceğim yerler olacak ama; komple değil.Sayın okuyucu, sabırla oku.İlk olarak "Summer" yazısını, gerçekten beğendim, güzeldi.Ve bu yazı aracılığıyla teşekkür etmek istedim, biraz da olsa.

Bu yaz bana çok şey öğretti.Bir arkadaştan, belki de bir dosttan, nasıl kazık yersini öğrendim ben.Herkes gitse o kalır dediğin adamdan kazık yemek, fena oluyor doğrusu.Ne mutlu bana ki, beni çok iyi tanıyan arkadaşlarım var hala.

Mesela Interlude -evet isim vermemek konusunda çok ısrarcı :C - beni tanıyor.Benim sonbaharı sevdiğimi ve sonbaharda bana n'olduğnu biliyor bu adam.Gerçekten etkilendim.Yine Teoman'a saracak ve gülümsemesi donuklaşacak belki demiş.Haklı :/ Son bikaç gün Adana'daydım da.Otobüsle şehrin içinde ordan oraya giderken, anıları olan sokaklarda dolaşırken, kulaklığımdan gelip, içime dokunan adamdı Teoman.Durup bi düşünmemi sağlayan, sözleri düşürken dalıp gittiğim adamdı.Mesela, "Eylül Akşamı" nı Bülent Ortaçgil düetiyle dinlemek, 17'yi onyedi yaşında dinlemek kadar zevk verdi ,hatta belki daha da fazla. Ortaçgil'in dediği gibi; aynı sabaha uyanırken, kiminle aynı düşü gördüğüm ilk kez aklımı kurcalıyor belki de.
Gülümsemem henüz çok donuk değil açıkçası, gülümsememin donuklaşması için son bir aşama kaldı.Ankara'ya gitmek.Sonbaharın belki de en vurucu darbesi orada çünkü.Adana'da o kadar hüzünlü olamıyor sonbahar, ne kadar melankolik olmaya çalışırsa çalışsın.Ankara şart. :/

Hayattan ne beklentin var ki, eylülden olsun be arkadaşım.
(Şuan bunu okurken yüzünde oluşan wtf ifadesini biliyorum.Bu söylediklerine kendin bile inanmıyorsun diyorsun hatta)
Biliyorum biliyorum.Benim hayattan çok beklentim var.Ama eylülden yok :pPp İkimizde yaşayarak öğrendik ki, eğer hayattan bir şeyi beklersen o şey gelmez.(bknz: Murphy Kanunları) Bu yüzden, hayatın kendisinden bir şey bekle, ama bir kısmından bekleme... (:

Yakın zamanda fotoğraf makineme kavuşacağımı düşünüyorum.Sanırım takvime çok şey borçluyum bu düşünce için :pPp Neyse makinem olunca, bir şekilde birlikte fotoğraf çekmeyi başaracağız.Ne de güzel olur o fotoğraflar . . .

Dedim ya, hayattın kısımlarından beklentim yok, bütününden var.Ama her ne kadar bu kısımlar için beklentim olmasa da; hiçbir şey hayal kurmamı engelleyemez.Belki "bu kızda uçtu, iyice hayalperest oldu" diyorsunuz ama hayır.Sonuçta hayal etmediğin bir şeyi yapamazsın.Hayaller önemlidir, öyle bir an gelir ki onlarsız olmaz...

ekler:

7 Eylül 2010 Salı

Summer

Muhterem Blog,
Yaz bitti.

Hatta bazen küçük serin rüzgarcıklar bile esmeye başladı burada. Bulutlar güneşi örttükçe yaprakların çekici, canlı yeşilleri koyuya dönüyor. Belki de asıl renkleri buydu diye düşündürüyorlar.
Pek bişey yazmıyoruz ama hava değiştikçe sayfanın rengi mevsime, yazılarımızın rengi de sayfanın rengiyle uyuşmaya başayacak. Türküler tekrar Teoman'a saracak, gülümsemesi donuklaşacak belki. Ben de bulurum kendime bişeyler.
Görüleceği üzere pek güzel beklentilerim yok bu eylülden. Doğanın yaşama isteği çekilirken bir fotoğraf makinem olsa hoş olurdu yine de..

5 Eylül 2010 Pazar

Interlude!

Ya biliyorum bunu hep yapıyorum...

Sayın yöneticim Interlude bu yaptığma yine çok kızacak :D Ama napiim, yazılarda zaman aşımına uğrar...

Dün yazdım, ama bugün baktım ki uygun değil.Bi anda gelmiş yazmışım.Öyle hissetmiyorum.Yani; depresif değilim şuan.O yazı bana uygun değildi.

Bi ay önce falanda, fazla melankolik olduğu için bir yazımı silmiştim.Bu da iki olsun.

En azından bir şeyler yazıyorum ki, sonra silebiliyorum. :C (Sen bu ifadeyi iyi biliyorsun interlude! )

Interlude!! Aktifliğini gözden geçirmezsen; bırakıyorum yazmayı. Haberin olsun :/ :/ Çok sevdiğim yazma zevkimi bitirme benim.Yaz bişiler :C

1 Eylül 2010 Çarşamba

17

Bir zamanlar Teoman'ın 17'sini dinlerken 17 bile değildik.Hoş, şimdi de değiliz zaten.(:

Eskiden soldan yaklaşırken 17'ye, şimdi 17'den uzaklaşıyoruz. :/

Ama şarkı hala güzel.Sadece şarkıya eşlik etmek eskisi kadar güzel değil.